Bu kitabı aldığımda hakkında pek çok şey duymuştum. Uçurtma Avcısını okumak için sabırsızlanıyordum=)


Khaled Hosseininin yazdığı Uçurtma Avcısı 3 sene üst üste Yılın kitabı seçilmiş; ayrıca kitabın filmide var... Türkiyede oynandı mı bilmiyorum; ama dvdsini bulabilirsiniz...


Kitap Afganistanda geçiyordu. Bir ülkenin nereden nereye gelebileceğini gösteren bir kitap.. Okuduklarınıza şaşıracaksınız. Nasıl böyle değişebilir bir ülke diye, içinize bir korku basabilir...



Kitabın kısa bir özetini yapacak olursam;

Uçurtma Avcısı Roman kahramanı Emirin dilinden anlatılıyor. Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk olan Emir ve Hasan birbirlerine çok bağlıdır. Gerçi Hasan Emire hiçbir karşılık beklemeden bağlıdır.. Emir zengin ve tanınmış bir iş adamının oğlu, Hasan ise evin hizmetçisinin oğludur. Emir, Afganların en üst sosyal grubunu oluşturan Peştun etnik grubuna ait iken ; Hasan, sürekli aşağılanan bir Hazaradır..
Bir gün her yıl düzenlenen Uçurtma yarışlarında Hasanın başına korkunç bir olay gelir. (Bu sayfaları okurken o kadar etkilendim ki, farketmeden ağlamaya başladım)

Bu olayı Hasanın en yakını olan Emir görür ve hiçbir şey yapmaz... Bu olay ikisininde hayatını değiştirir... Hasan yinede Emire karşı her zamanki gibi davranır. Emir bunu kaldıramaz.. Hasana hayatı zindan eder... Böylelikle HAsan ve babası evden ayrılır.

Bu sırada sovyet işgali patlak verir. Emir ve babası Afganistandan Californiaya kaçar.. Sovyet işgalinden sonra Taliban rejimi başta Afganistan'da sevinçle karşılanır... ama asıl o zaman her şey başlar... Gazetelerde bile yazmayan ayrıntılar saklı bu kitapta... Bir devletin çektiği bütün acılar...

Düşünsenize kitabın adını almış olan uçurtma yarışlarını bile yasaklar bu Taliban rejimi...

Emir geçmişini asla unutamaz... Acaba Emir ve Hasanın hayatları kesişecek midir? İşte bunu da okuyup görünn..
Kitapta her şey mevcut; arkadaşlık ilişkileri, baba-oğul ilişkisi, ihanet, Aşk, ırkçılık....
Uçurtma Avcısı ;Küçükken yaşanılan bir olayın insanın hayatını ne kadar derinden değiştirebileceği, insanın karakterini oluşturabileceğini göstermekte... ayrıca hiç bir yer , hiç kimse değişmez demeyin, bu kitabı okuduğunuzda hayatta her şeyin başımıza gelebileceğini, değişebileceğini görebilirsiniz..

Kitabı okurken; beğendiğim kısımların altını çizmiştim... İşte bunların bir kaçını paylaşmak istedim...
"Çalmaktan daha kötü bir suç yoktur, Emir", dedi baba. " Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan, bu ister bir can olsun isterse bir dilim nan... aşağılıktır. Böyle birinin yüzüne tükürürüm. Böyle biriyle yollarımız kesiştiğinde, Allah yardımcısı olsun.. Anlıyorsun değil mi?
"Evet , Baba"
"Yukarıda bir yerde bir Tanrı varsa, umarım benim viski içmem ya da domuz yememden çok daha önemli meselelerle uğraşıyordur..."
___
Ne kadar da sadık bir HAZARA. Bir köpek kadar sadık dedi Assef..
"ama kendini onun için kurban etmeden önce bir düşün: Aynı şeyi o senin için yapar mıydı? Konukları olduğu zaman seni neden çağırmadığını hiç mi merak etmedin? Neden seninle bir tek yalnızken oynadığını? Nedenini söyleyeyim, Hazara. Çünkü sen onun için yalnızca çirkin bir köpek yavrususun. Sıkıldığı zaman oynayabileceği, kızınca da tekmeleyebileceği bir şey.." dedi Assef.
"Emir Ağayla biz arkadaşız" dedi Hasan...
_______
"Afganistan'da çoçuk çok ama çocukluk yok.."
_______
"Bu senin ilk seferindi, değil mi?" dedi dilenci.
"Nasıl?" dedi Emir
"Taliban'ı ilk görüşün "
" Bir şey demedim. Yaşlı dilenci başını salladı, gülümsedi. " KAbile girişlerini ilk gördüğüm günü anımsıyorum da. Nasıl da sevinmiştik! Ölümler bitti, dedik.. Vah Vah !!! Tıpkı şairin dediği gibi : Aşkın en pürüzsüz göründüğü an, dertler bastırıverdi!"

Yüzüme bir gülümseme yayıldı.."Bu gazeli biliyorum Hafızdan"dedi Emir
Evet öyle dedi dilenci. "Bunu da benden iyi bilemez. Üniversitede Hocaydım " dedi.










Etiketler: 0 yorum | edit post

Hayata Dair:)

Hayatın kısa bir özeti olan bu yazıyı ne zaman okusam beni çok etkilemiştir:) Bu yüzden de burada paylaşmak istedim.

Öğrenecek o kadar şey var kiii=))....


YAŞADIKLARIMDAN NELER OGRENDIM ?

YAS 5 Anne ve babamin birbirlerine bagirmalarinin beni ne kadar korkuttugunu ögrendim.

YAS 7 Mesrubat icerken gulersem ictigimin burnumdangelecegini ogrendim

YAS 12 Bir seyin degerini anlamanin en iyi yolununbir sure ondan yoksun kalmak oldugunu
ogrendim.
YAS 13 Annemle babamin elele tutusmalarinin ve opusmelerinin beni daima mutlu ettigini ogrendim.
YAS 15 Bazen hayvanlarin kalbimi insanlardan dahafazla isittigini ogrendim.

YAS 18 Ilk genclik yillarimin keder, saskinlik,istirap ve asktan ibaret oldugunu ogrendim.

YAS 24 Aşkın kalbimi kirabilecegini ama buna deger oldugunu ogrendim.

YAS 33 Bir arkadasi kaybetmenin en kestirme yolunun ona odunc para vermek oldugunu ogrendim.
YAS 36 Onemli olanin baskalarinin benim icin ne dusundukleri degil, benim kendi hakkimda ne dusundugum oldugunu ogrendim.

YAS 38 Esimin beni hala sevdigini, tabakta iki elma kaldiginda kucugunu almasindan anlayabilecegimi ogrendim.
YAS 41 Bir insanin kendine olan guveninin, basarisini buyuk oranda belirledigini ogrendim.

YAS 44 Annemin beni gormekten her seferinde sonsuz mutluluk duydugunu ogrendim..

YAS 46 Yalnizca minik bir kart gondererek bile birinin gonlunu aydinlatabilecegimi ogrendim.

YAS 49 Herhangi bir isi yaptigimdan daha iyi yapmaya calistigimda, o isin yaraticiliga donustugunu ogrendim.

YAS 50 Sevgi, evde uretilmemisse, baska yerde ogrenmenin cok guc olabilecegini ogrendim.

YAS 53 Insanlarin bana, izin verdigim bicimde davrandiklarini ogrendim.

YAS 55 Kucuk kararlari aklimla, buyuk kararlari ise kalbimle almam gerektigini ogrendim.

YAS 64 Mutlulugun parfum gibi oldugunu, kendime bulastirmadan baskalarina veremeyecegimi ogrendim.

YAS 70 Iyi kalpli ve sevecen olmanin, mukemmel olmaktan daha iyi oldugunu ogrendim.

YAS 82 Sancilar icinde kivransam bile baskalarina basagrisi olmamam gerektigini ogrendim.

YAS 90 Kiminle evlenecegin kararinin hayatta verilen en onemli karar oldugunu ogrendim.

YAS 95 Öğrenmem gereken daha pek cok sey oldugunu ogrendim!!!!!!!!!!!

Özdemir Asaf
Etiketler: 0 yorum | edit post

Orta çağa dönüş=)

Floransa'da geçirdiğmiz 3. günde Yusufun ısrarları sayesinde Siena'ya gittik... Bu yeri herkes çok övmüştü. Annem de Siena'yı görmeden sakın geri gelme demişti... Eee bunca ısrarlardan sonra bende bu şehri merak etmeye başlamıştım:)

Sabah saat 8.57de Floransa'dan Siena'ya doğru yol aldık.. Otobüsle gitmeyi tercih etmiştik. Çünkü insanlardan yolun çok güzel olduğunu duymmuştuk.. Gerçi ben bütün yol boyunca uyuya kaldım diyebilirim:) Otobüs şirketinin adı Sitaydı ve yolculuk ta 13.00 Euro tuttu ..(gidiş-dönüş)
Sienaya vardığımızda ilk dikkatimi çeken tertemiz oluşuydu. Surlarla kaplı olan Sienanın içine girip, toprak rengi labirent sokaklarında dolaştık=)Büyüleyici bir kentti bu Siena.Bu sokaklar çeşit çeşit mağazalarla doluydu... Cıvıl cıvıl bir yerdi... Aynı zamanda da buranın çok asil bir kent olduğunu hissettim ..

Ortaçağ görünümlü bu dar sokakları geçtikten sonra kendimizi kocaman yelpaze şeklinde bir alanda bulduk....( Bu meydana Piazza Del Campo( Campo Meydanı) denmekte... 1347de yapılan bu meydanda İtalya'nın meşhur at yarışları ( Palio) yapılmakta...Ağustos ayında Siena'ya giderseniz bu yarışları görme şansınızda olur=) )


Buradaki en önemli yapıların Palazzo Pubblico (Belediye Sarayı) ve onun 103 metrelik çan kulesi Torre del Mangia olduğunu söyleyebilirim... Bu çan kulesine çıkarakta bütün Sienayı görebilirsiniz...
Bu meydanı gezdikten sonra tekrar ara sokaklara girip, şehrin en yüksek noktasına çıktık.. KArşımıza Sienanın Duomosu ( Katedrali) çıktı...Oldukça süslü bir katedraldi...

KAtedral bölgesini gezdikten sonra tekrar Campo meydanına geldik.. Bu meydanda yan yana sıralanmış küçük küçük cafeler bulunmaktaydı. Onlardan birine oturduk ve hayatımda yediğim en güzel pizzalardan birini yedim :) Fiyat aralığı 10- 15 Euroydu...
Meydandaki cafelerden birine oturmadan dönmeyin sakın...

Sienayı gezerken ortaçağa dönmüş gibi hissetim. Bir şehrin nasıl bu kadar iyi korunduğunu, insanlara nasıl bu kadar güzel tanıttıklarını düşündüm.. Keşke her yer bu kadar güzel korunabilseydii. Gerçi o zaman böyle yerlerin de değeri kalmazdı.. Venedik'ten sonra en çok etkilendiğim yer burası oldu... Alışılmışın dışında yerler görmek istiyorsanız Siena'ya kesinlikle gitmelisiniz.. ve evet iyiki annemi ve Yusufu dinlemişim... O kadar güzel bir yeri keşfettim ki, şu an bu yazıyı yazarken ve resimlere baktığımda tekrar orada olmayı diledim...


Bir tatile gitmeden önce insanların fikirlerini almayı unutmayın; emin olun size çok yardımcı olucaktır=)))
Saat 16:00 gibi Floransa'ya geri döndük. Yol bir saat sürdü. Programımızda Michalangelonun tepesine çıkmak vardı. Vakit kaybetmeden hemen oraya gidip, güneşin batışını oradan seyretmek istiyorduk... Otobüs durağında, şansımıza direk Michalangelo'nun tepesine giden otobüs duruyordu... Hemen bindik. 15 dakikada da ordaydık.. Şehrin en tepesindeydik... Böyle bir manzara olamazdı... Bütün şehir ayaklarımın altındaydı sankiii... Akşam olduktan sonra istemeye istemeye artık Floransaya veda ediyordum...

Tepeden indikten sonra Plus Florence'a döndük.. Akşam yemeğini orada yedik.. Yemekleri çok güzeldi... ve Floransadaki 3 günümüzde böyle geçti...
Bundan sonraki İstikamettt ROMAAAAAAAAA:))))

NOT:(Michalangelonun tepesinde Michalangelonun yaptığı David heykellinin yine bir kopyası bulunmakta!!! Gerçeği Galleria Accademia (Akademi Galerisi)nde !!!)


Rüzgarr Gibi Geçtii=)

Blogumda gittiğim yerler haricinde kitaplara, filmlere de yer vereceğimi yazmıştım...

İlk olarak "Rüzgar gibi Geçti" kitabını anlatmak istedim. Şu ana kadar okuduğum en güzel roman diyebilirim. Tam 942 sayfa. Çok uzun bir roman... Çok sayfa okumaktan sıkılmam diyenler kesinlikle rafınızda bulunması gereken bir kitap... Yok sıkılırım diyorsanız da filmini izlemenizi tavsiye ederim. Filmi 3 buçuk saat sürüyor. Ama o kadar akıcı ki 3 bucuk saat oldugunun farkına bile varmıyorsunuz.. 1939 yılında çekilen film Oscar'da tam 9 dalda ödülünü de kapmış=)


Filmde Clark Gable ve Vivien Leigh başroldeler... Rüzgar gibi geçti kitabını filmini seyrettikten sonra okudumm.. ve kitapta filminde olmayan bir sürü ayrıntı yazmaktaa...


Margaret Mitchell'in Pulitzer ödüllü romanı olan Rüzgar gibi geçti ABD 'de 1861 yılında geçen iç savaşı ,insanların nasıl etkilendiğini ve iç savaş esnasında Scarlett O Haranın yaşadıklarını anlatıyor..


Scarlet O hara romanın baş kahramanı.. Romanı okuyunca Scarletten hem nefret edebilir, hem de çok sevebilirsiniz... Ama bu karakterden kesin etkileneceğinizi söyleyebilirim..


Kitabın kısaca konusunu anlatırsam;


Scarlett; kitapta Ashley Wilkes'a aşık olduğunu düşünür. Ancak Ashley kuzeni Melanie'yle istemeden olsa da evlenir. AShleyın evinde Rhett Butler la karşılaşır.. (Rhett Butler da romanın diğer baş kahramanı)... Rhett kumarbaz, bencil ama bir o kadarda etkileyici bir karakteri canlandırır. Ashley evlenince Scarlett 'te Melanie'nin kardeşiyle evlenir. O sırada iç savaş ortaya çıkar.. (Kuzey ve Güney arasında çıkan savaş) Bütün erkekler savaşa gider. Ancak biri hariç Kurnaz Rhett...


Scarlett'in kocası o savaşta ölür ve Melanieyle yaşamaya başlar. Savaşta Scarlett'i zor günler bekler. Bu zor günlerinde fark ettirmeden yardım edecek tek kişi vardır o da Rhett Butler... Ancak birbirlerinden hoşlanmalarına rağmen birbirlerine bir o kadar kötü davranırlar. Acaba sonunda Rhett ve Scarlett birbirlerine kavuşabilecekler midir? işte bunu da okuyup görün:))
İpucu :beklemediğiniz bir sonla karşılaşabilirsiniz=))

"Rüzgar gibi geçti" okuyuculara bir kadının savaşta ne kadar cesur ve bencil olabileceğini göstermekte...






Kitabı okurken dikkatimi çeken savaşın güney kısmından anlatılmasıydı... Kuzey siyah ırktan gelenlerin kölelikten kurtulması için, onları koruyan taraftı. Ancak kitap Güneyi öyle bir anlatmış ki.. Güney'in değerlerini övüp, köleliğin normal bir şeymiş gibi ele almış. Ayrıca kölelerin de bundan mutlu olduğu izlenimini de vermekte.. Savaş iki tarafta da da çok büyük kayıplara neden oldu. Ancak kitabı okuyunca sadece Güneyin neler çektiğini görebiliyorsunuz..



Evet; etkilenmemek mümkün değil.. Aşk, ölüm, kan, kül ve savaşın götürdükleri işte bütün kitabın özeti bu kelimeler...

Scarlett'in meşhur sözüyle de bu yazımı bitiriyorum=)



"Bunu yarın düşünürüm.. Çünkü yarın başka bir gün.."





Etiketler: 0 yorum | edit post

Bir Açık hava müzesi; Floransa:)

Saat 07: 47de Venedik'ten bindiğimiz tren Floransaya( Santa Maria della Novella Tren ist) 11:09'da vardı.. Bindiğimiz tren tipi Eurostar olduğu için tertemiz ve moderndi. Fiyatı ise 25-30 euro... İtalyada trenlerde çok hırsızlık olduğu için Eurostar olan trenlere binmenizi öneririm. Eurostar hem hızlı gitmekte, hem de aileler ve iş adamları tercih etmekte..

Tren istasyonundan çıktıktan sonra kalacağımız yurdun adresine bakıp, yurdu bulmaya çalıştık. Adreste yazdığı gibi Tren istasyonunun sol tarafındaki ışıkları geçerek tam 150 metre sonrasında Plus florence karşımıza çıktı... Plus florence'ın içi gençlerle doluydu.. Resepsiyonda duranlar bile oraya okumaya gelen gençlerdendi.. Hepsi çok canayakındı.. Öğrenci yurdunda kapalı havuz, çok güzel bir cafe, bilgisayar odası bulunmaktaydı.. Odaların bazıları büyük, bazıları da küçücük.. Ancak odanız hoşunuza gitmezse direk başka bir odayla değiştiriyorlar... Bu kadar az paraya, gerçekten çok güzel bir yerde kalıyorduk=)

Yurda yerleştikten sonraa; merkeze doğru yol aldık... Merkeze gelmemiz tam 15 dakika sürdü... Uzun bir mesafeydii...

İlk olarak Piazza Del Duomo (Duomo meydanını) gezmeye başladık.. Duomo meydanında Santa Maria Del fiore Katedrali, Çan kulesi (İl Campanile) ve vaftizhane vardı...
















<== Santa Maria del Fiore Katedrali


Biz ilk olarak Santa Maria DEl Fiore Katedraline girdik. (Bu katedrale aynı zamanda Duomo'da denmektedir. İtalya'nın bir çok şehrinde büyük katedrallere Duomo adı verilmektedir. )Duomonun ve Campanile'nin dışı çok süslü olmasına karşı içi de bir o kadar sadeydi.. Genelde Avrupa'da Katedrallerin içi çok süslü olurdu. Ancak bunun nedeni de Katedrali yapımında yardımcı olan MEdicilerin farklı görünümlü bir Katedral yapmak istedikleri içinmiş. Medici çok zengin bir aile olup, kazandıkları parayı şehirlerini zenginleştirmek için kullanmışlar...


Çan kulesi ince ve uzundu. Dışı çok renkli mermerlerle yapılmıştı.. Ancak biz yukarısına çıkmadık. Yukarı çıktığınızda bütün Floransayı görebiliyorsunuz. Biz Michaelangalo'nun tepesinden bütün FLoransayı görmeye karar vermiştik. İki yerden de görmeye gerek görmediğimiz için bu kuleye çıkmadık...




Duomonun önündeki yuvarlak binada Vaftizhaneydi.( Vaftiz suya batırma anlamı taşır. Hristiyanlar da dinsel açıdan taşıdığı anlam ise, suya batırılan kişi eski günahlı yaşamında ölmekte, çıktığında da günahsız olarak doğmakta. Bu tamamen simgesel bir uygulama. Hristiyanlar da genellikle doğumun ilk hafta sonunda papazlar tarafından vaftiz edilir. )Vaftizhane girişinin sağ tarafında altın kaplama bir kapı bulunmaktaydı. Bu kapı gerçekten insanların dikkatini çekiyordu... Bu kapıyı bulmanız hiç zor olmayacaktır ; çünkü bir kalabalık gördüğünüz an altın kaplama kapının orada olduğunu farkedebilirsiniz... Kapı "Cennet Kapısı" olarak anılmakta.. (Buradaki kapı aslında bir kopyadır. Hakikisi Katedralin içindeki müzede bulunmaktadır..)
Duomo meydanından sağ sokağa doğru saptığımızda ünlü markaların olduğu mağazaların yer aldığı sokaklar karşımıza çıktı.. Bu sokakları geçtikten sonra kendimizi Piazza del la Signoria'da ( Signoria meydanı) bulduk.. Burası sanki şehrin kalbiydi.. Karşıma ilk olarak Neptün Çesmesi ile David'in heykeli (kopyası) çıktı.. Onun yanına baktığımda Palazzio Vecchio ( Vecchio Sarayı), sağ tarafımda da bir sürü heykel vardı. Bu kısma Loggia dei Lanzi denilmekteydi..Bir açık hava müzesi ...
<= Davidin Heykeli


***(Palazzio Vecchio da Medicilerin işleri büyüdükten sonra yerleştikleri yermiş. İşleri büyüdükten sonra da tam yanına ticari ofislerini (Uffuzi )inşa etmişlerdir. Bu ofisler şuan sanat müzesine dönüştü... )*** Avrupanın en önemli sanat müzelerinden biri Uffuzi müzesii diyebilirim.. Uffuzi müzesi tam sanat severlere göre..

Biz ilk olarak Palazzio Vecchioya girdik. Ücreti 5.5 Euroydu.. Saray çok görkemliydi... Sarayı gezmemiz 1 buçuk saatimizi aldı...

***(Uffuzi müzesine girmek için çok sıra beklemeniz gerekiyor. İnternetten biletinizi satın almanızı tavsiye ederim.. Ayrıca Pazartesi günleri de kapalı... Uffuzi müzesinde Leonardo Davinci,Raffaello, Michelangelo gibi sanatçıların eserleri bulunmakta...)***


Biz Uffuzi Müzesine girmedik. Bu müzenin sokağını geçtikten sonra, karşımıza Ponte Vecchio (eski köprü)çıktı... Hayatımda gördüğüm en ilginç köprüydüü.. Çok değişikti.. Köprünün üzerinden diğer tarafa geçilen yolun iki tarafında da kuyumcu mağazaları bulunmaktaydı... Bu köprünün kaç kere resmini çektiğimi hatırlamıyorum bile...


Ponte Vecchio
Köprünün karşısına geçtiğinizde Pitti sarayını görebilirsiniz..

Ponte Vecchio'yu gördükten sonra yurda geri döndük. Çok yorulmuştukkk.. Akşam saatlerinde tekrar dışarı çıktık.. Yemek için Piazza di Signoria'ya gittik.. Yemeği oradaki restoranlardan birinde yedik. Ancak oradaki restoranları hiç tavsiye etmiyorum. Çünkü hem turistik mekan olduğu için çok pahalı, hem de yemekleri güzel değill...

2. GÜN MUCİZELER ŞEHRİ PİSA VE PİTTİ SARAYI=)

2. gün programımızda yarım gün Pisa Şehrine gitmek vardı.. Pisa şehrinin merkezi küçücük.Orada önemli olan meşhur pisa kulesini görmek=)

Trenle Pisaya gittik.. Kişi başı fiyatı 5. 60 Euroydu. Yol 1 saat sürdü. Pisa tren istasyonunun tam yanındaki otobüs durağından pisa kulesine giden otobüse bindik. 10 dakika içinde de Pisa kulesinin meydanındaydık.. (Mucizeler meydanı) . ...

Pisa kulesinin gerçeği tam karşımdaydı.. Sürekli resimlerde gördüğüm kule, yana yatmış olan kule.... ve evet gerçekten mucizevi duruyordu..

Bu kule, yanında duran katedralin çan kulesiydi ve katedralden ayrı yapılmıştı...( Pisa kulesi bitirildikten sonra güneye doğru eğilmeye başlamış. Hala da eğilmekte!!!.. 1990 yılında da teknik müdahale de bulunulmuş.. )

Bu meydanda kule, katedral, vaftizhane ve turistik eşya satan standlar vardı.. Biz bir tek Pisa kulesine çıktık. Pisa kulesine çıkış 15 euro.. ve 40'ar kişilik gruplarla almaktalar. Yükseklik korkusu olanların çıkmasını hiç tavsiye etmem. Kule eğik olduğu için ,bastığınız yer eğik ve başınız dönebiliyor.. Pisa kulesinden , bütün Pisayı görebilirsiniz=)


Pisadan 12:30 treniyle döndük... Döndüğümüzde Pitti sarayına gittik..

Pitti SArayı hakkında: (Medici Ailesi'ni kıskanıp onlarla boy ölçüşmeye kalkan Luca Pitti'nin sarayı tamamlayamadan iflas etmesi ile kaderin bir cilvesi olarak sarayı Mediciler alır, tamamlar ve 16.yy. ikinci yarısında yerleşirler. Sarayda Medicilerin resim koleksiyonu bulunmakta.)

Pitti sarayında öğrenci kartınızı gösterip yarı fiyatına girebilirsiniz... Normalde giriş 12 Euro...

Saraydan sonra Sinagoga gittik. Hayatımda gördüğüm en büyük sinagogtu...Gidilip görülmesi gereken bir Sinagog. Diğerlerinden çok daha farklıı... Daha sonra Santa Croce Kilisesinin önünde bol bol fotoğraf çektikk.












Santa Croce Kilisesi ve Sinagog
Akşam yemek için Ponte Vecchio'yu geçtikten sonra sol tarafında yer alan OPEN BAR adında bir yere gittik. Çok şık ve yemekleri çok güzeldi. Kesinlikle gitmelisiniz. Fiyatları 25-30 Euro aralığında...
3. Gün diğer yazımda olacak=)






















Ve Venedik Ghettosu...

Önceki yazımda Venedik Ghettosunun geçmişini yazacağımı yazmıştım.. Geçenlerde Şalom gazetesinde Venedik Ghettosuyla ilgili çıkan bir yazı çok ilgimi çekmişti. Bende bunu burada paylaşmak istedim.. Ghettonun geçmişini bütün gerçekliğiyle anlatan bir yazı....

Venedik, tarihin ilk gettosunun inşa edildiği kent olma özelliğine sahip bir kent....

15. yüzyıla gelindiğinde Yahudiler birçok meslekten men edilmiş ve Katolik dinine göre yasak kabul edilen para işlerinde çalışmaları öngörülmüştü. 1508 _1509 yılları arasında Venedik Avrupa’nın birçok kentinden Yahudi göçü kabul ederek ticari prestijini kuvvetlendirdi. Ancak bu durum Venedikli soylu ailelerinin hiç hoşuna gitmeyerek en büyük kabahatin ‘’Yahudilerin sokaklarda serbestçe dolaşmaları’’ olduğunu vurguladı.Mart 1516 Venedik Yahudileri için bir dönüm noktası oldu.

Bu tarihten itibaren Yahudiler Ghetto Novo denilen bölgede oturmaya mecbur edildiler. Giriş ve çıkış saatlerinin belirlendiği, kapıların kapatıldığı, semtin çevresine iki sıra duvar çekildiği bu dönem Yahudiler için pek de parlak bir dönem olarak tarihe geçmez.Bu semtin adının getto olmasının nedeni aslında birçok hipotezi bir arada getirir. Kimine göre getto İbranice “get” kelimesinden türemiştir. Get ‘’ayrılma’’ anlamına gelir. Fransızcaya göre getto kelimesi ‘’quetter’’ takip etmek, kontrol altında tutmak kelimesinden türer. Venedik İtalyancasına göre ise “djetto” eritmek anlamındadır ve bu semtte daha önce metal üreten kişiler oturmaktadır. Etimolojik bakımından bakıldığı zaman aslında hepsi Yahudiler için geçerlidir. Yahudiler gettolarda ayrıştırıldılar, kontrol altında tutulup takip edildiler ve eritildiler…..

Dışlanmış olsalar da Yahudiler gettonun içinde kendi yaşamlarını sürdürmeyi başarmışlardır. Ghetto Novo’dan bir köprü ile bağlanan bölgede Banco Rosso denilen bir banka bulunmaktadır.Ghetto Novo’nun çevresindeki tüm binalarda pencereler meydana doğru açılmaktadır.Gettonun içinde yaşıyanlar yağ ve şarap yapımı, boya işleri, ve dışarıdan gelen Yahudileri misafir etmek üzere küçük otel işletmesi mesleklerini icra ettiler. Doktorların Yahudi cemaati ve Venedikliler için çok özel bir yeri vardı. Bilgileri, davranış şekilleri, entelektüel bakış açıları ile Katolik doktorlardan ayrılan Yahudi doktorlar zaman zaman Venediklilerin çağrılarına cevap vermek için gettonun giriş ve çıkış saatlerini bile ihlal etmişlerdir.

Gettonun içinde çeşitli lisanlar konuşulurdu. İtalyancanın yanında mutlaka İbranice, Yidiş ve Ladino lisanları da duyulmaktaydı.Yahudiler gettonun içinde parlak dönemler yaşasalar da veba salgınları, yangınlar, savaşların etkileri onları da etkiledi. 12 Mayıs 1797 tarihinde hükümet yaptığı bir açıklama ile gettonun kapılarını açarak Venedikliler ile Yahudiler arasındaki ayrımın kalkmasını sağladı. Bu açıklama Yahudiler arasında büyük bir sevinç yarattı. Yahudiler artık yüklü vergilere tabi değillerdi. Mülk satın alma ve gettonun dışında oturma hakları da vardı. İstedikleri öğrenimi alabilirler, hatta askerlik bile yapabilirlerdi.

20. yüzyılın başında Yahudiler Venedik kentinin yaşamına tamamen entegre olup kentin ortasında oturmakta ve kentin sosyal ve kültürel yaşamına katkıda bulunmaktaydılar.Yahudiler bütün bu etkinliklerin yanı sıra politik anlamda da Venedik Senatosu’nda ve Venedik Hükümeti’nde fikirleri ile varolmakta idiler.

1938 yılı Avrupa Yahudileri için bir dönüm noktası oldu. Venedik Yahudileri de bu değişimden nasiplerini aldılar. 1943, 1944 yılları Yahudiler için varoluşlarının tehdit edildiği yıllardır. Okullardan götürülen çocuklar, evlerden sürüklenen kadınlar, ihtiyarlar yurdundan ve hastaneden çıkartılan yaşlı ve hastalar hepsi Auschwitz, Birkenau, Varşova yollarında yok oldular.Geriye dönebilenlerin sayısı sadece 8… İki elin parmak sayısından az…

Geçmişini bilmeyen geleceğe ilerleyemez…
İzlerini aramayan iz bırakamaz... diyenler...
Venedik’e gondollar, maskeler, kanallar için gelenler...
Gettonun kapısından derin bir nefes alarak girin ve gettolardan nefes alamadan çıkanları unutmadan çıkın...





GHetto==>Venedik Yahudilerinin Sukot(Çardak) bayramı için hazırlanışları

Bulunduğun Kıyıdan Ayrılmazsan Okyanusun Ötesindeki Adalara Asla Ulaşamazsın=)